Yaşayan Türkçe

oturmak


  • fiil Belden yukarısı dik bir şekilde, ağırlığını kalçalara vererek bir yere yerleşmek.

    • Yorulunca tenha bir çardağın altına oturup etrafı seyrederdim.
    • Eğri oturalım, doğru konuşalım (Atasözü).
    • Donuk bakışlı bir genç oturdu yamacımıza, heybesinden çıkardığı ekmeği bölüp bize uzattı.
    • Öfkeyle kalkan ziyanla (zararla) oturur. (Atasözü)

  • fiil Sözü edilen şekilde yerleştiği yerde kalmak.

    • Ahmet'i ensesindeki et beninden tanıdım, ilkokulda ön sıramda otururdu.

  • fiil Ölçüleri tutmak, uygun gelmek.


  • fiil İkamet etmek, yaşamak.

    • Hekimsiz, hâkimsiz memlekette oturma. (Atasözü)
    • Köylü kadınların dileği, şehirdekiler gibi kaloriferli dairelerde oturmakmış.
    • Yeni eviniz hayırlı olsun, güle güle oturun!

  • fiil Hiçbir iş yapmamak, boş durmak.


  • fiil Yıkılmak, çökmek.


  • fiil Biriyle beraber yaşamak.


  • fiil Bir işe başlamak üzere olmak, bir işi yapmakta olmak.


  • fiil Bir makama geçmek, yer almak.


  • fiil Kabul görmek, yerleşmek.


  • fiil Yörüngeye girmek.


  • fiil Dipte toplanmak, çökmek.


  • fiil Belirli bir durumda bir süre kalmak.

    • Emekli general, operasyona ilişkin söylemleriyle gündeme oturdu.

70